WhatsApp Image 2026-01-21 at 00.10.56

Nolan’ın Odyssey’i çekmesi onun “zaman bükücü” olduğunu sananların sandığı gibi sürpriz bir karar değil. Çünkü ünlü yönetmen kariyerini zaten eve dönüş hikayeleriyle doldurmuştu. Bu yüzden tarihin en büyük eve dönüş hikayesi Odyssey’i zaten ondan başkası çekse ayıp zaten epey olurdu. Ayrıca işin içinde mitoloji olunca Nolan karakterlerinin bir çoğunun mitolojiden beslendiğini unutmamak lazım.

Christopher Nolan’ı genellikle “zamanın efendisi” veya “teknik deha” olarak tanımlasak da, aslında onun sinemasının kalbi her zaman çok daha kadim bir motifle atıyor: Nostos (Eve dönüş özlemi). Dolayısıyla Nolan’ın bir Odyssey uyarlaması çekmesi, bir sürprizden ziyade, kariyeri boyunca ilmek ilmek işlediği bir temanın nihai durağı.

Ayrıca işin içinde mitoloji olunca Nolan karakterlerinin bir çoğunun mitolojiden beslendiğini unutmamak lazım.

Her Nolan Karakterinin Derdi Eve Dönmektir.
Homeros’un Odyssey’i gibi, Nolan’ın kahramanları da fiziksel, zihinsel ya da zamansal engellerle dolu bir denizde sürüklenen, tek arzuları “evlerine ve eşlerine” kavuşmak olan trajik figürlerdir.

Nolan sinemasında “ev” kavramı, fiziksel bir mekândan ziyade yitirilmiş bir huzuru, aidiyeti ve parçalanmış bir kimliği bir araya getirme çabasını simgeler. Bu bağlamda yönetmenin filmografisi, kahramanların sadece coğrafi engellerle değil, bizzat zamanın ve zihnin yarattığı devasa boşluklarla savaştığı modern birer Nostos (eve dönüş) anlatısıdır. Örneğin Interstellar, doğrudan bir uzay destanı kılığına bürünmüş bir Odyssey uyarlaması olarak okunabilir. Başkarakter Cooper, insanlığı kurtarmak gibi makro bir görevle yola çıksa da asıl motivasyonu çocuklarına, yani gerçek evine kavuşmaktır. Görelilik nedeniyle uzayda geçen birkaç saatin dünyada onlarca yıla tekabül etmesi, Odysseus’un denizlerde mahsur kaldığı yirmi yılı anımsatır. Filmin sonunda Cooper’ın, tıpkı Penelope’nin sadakatle beklemesi gibi kendisini bekleyen kızı Murph ile karşılaşması, bu mitolojik kavuşmanın sinemadaki en duygusal ve zamansal dışavurumudur.

Benzer bir arzu Inception’da Cobb’un zihinsel labirentlerinde hayat bulur. Cobb’un rüya katmanları arasındaki tehlikeli yolculuğu, aslında kendi vicdan azabından arınarak çocuklarının yüzünü görebileceği “gerçek” dünyaya, yani kendi Ithaca’sına dönme çabasıdır. Onun için ev, sürgünün bittiği ve suçluluk duygusunun yerini huzura bıraktığı yegâne duraktır. Bireysel hikâyelerin ötesine geçen Dunkirk ise bu temayı kolektif bir düzleme taşır. Burada tek bir kahramanın değil, koca bir ordunun ve dolayısıyla bir ulusun “eve dönüş” içgüdüsü işlenir. Askerler için karşı kıyıda, sislerin ardında görünen yurt toprakları, sadece askeri bir tahliye bölgesi değil, hayatta kalmanın ve yeniden var olmanın simgesidir. Nolan, bu üç farklı hikâye aracılığıyla eve dönüşün sadece bir varış noktası değil, karakterin özündeki parçaları tamamlama yolculuğu olduğunu vurgular.

Mitolojik Arketipler ve Karakterler
Nolan karakterleri, Yunan trajedilerinden fırlamış gibidir. Kaderle savaşırlar, kibirlerinin (hubris) bedelini öderler ve labirentlerde kaybolurlar.

Ariadne (Inception): İsim seçimi tesadüf değildir. Yunan mitolojisinde Ariadne, Theseus’a labirentten çıkması için ip yumağını veren kişidir. Nolan’ın Inception’ındaki Ariadne de rüya labirentlerini tasarlayarak Cobb’un zihnindeki hapis hayatından çıkmasına yardım eder.

Borden ve Angier (The Prestige): İki sihirbazın rekabeti, tanrılara kafa tutan Prometheusvari bir hırsı barındırır. Kendi doğalarını ve ailelerini feda ederek “imkansızı” başarmaya çalışmaları, antik trajedilerdeki aşırılık ve bunun getirdiği yıkımla örtüşür.

Batman (Kara Şövalye Üçlemesi): Bruce Wayne, yeraltı dünyasına (Hades) inen ve oradan küllerinden doğarak çıkan bir kahraman arketipidir. The Dark Knight Rises’da derin bir çukurdan (The Pit) tırmanarak çıkması, mitolojideki “katabasis” (yeraltına iniş ve yükseliş) ritüelinin sinematik bir karşılığıdır.

Geçmişe ve Aileye Dönüş: Bir Çapa Olarak Hafıza
Nolan’ın “eve dönüş” teması çoğu zaman doğrusal değildir; genellikle geçmişe ve yitirilmiş aile bağlarına yapılan hüzünlü bir yolculuktur.

Memento’da Leonard’ın trajedisi, dönecek bir “evinin” (geçmişinin ve karısının) artık var olmaması, ancak onun zihninin sürekli o noktaya dönmeye çalışmasıdır. Onun labirenti kendi hafızasıdır. Oppenheimer, ateşi çalan Prometheus’tur. Oppenheimer’ın “evine” (masumiyetine ve savaş öncesi dünyasına) dönme ihtimali artık kalmamıştır; o artık “dünyaların yok edicisi” olarak sonsuz bir vicdan azabına sürgün edilmiştir. Tıpkı Truva atıyla bir savaşın boyutunu değiştiren Odyssey’in ruh hali gibi değil mi?

Nolan’ın tüm karakterleri için zafer, kapıyı kırmak değil; kapının içeriden açılmasını sağlayacak bir kurgu inşa etmektir. Odyssey’deki Truva Atı, Nolan sinemasının temel taşı olan “kurgu içinde kurgu” mantığının tarihteki ilk örneğidir. Mesela The Prestige’de Angier, rakibinin merakını ve hırsını bir açık kapı olarak kullanır. Sahneye koyduğu o muazzam gösteri (Truva Atı), Borden’ı kulise (içeriye) çeker. Borden içeri girdiğinde aslında kendi sonunu getiren tuzağın içine düşmüş olur. Ya da The Dark Knight’ta Joker, polis merkezine (Truva’nın kalbi) kapatıldığında herkes kazandığını sanır. Ancak o, karnına yerleştirdiği bombayla (atın içindeki askerler) sistemi içeriden patlatır ve Harvey Dent’i (Gotham’ın umudunu) yozlaştırarak şehri düşürür. Peki ya Inception’da Cobb’un zihne fikir ekme hikayesi? Tıpkı Yunanlıların atı bir “hediye” gibi sunması gibi, Cobb ve ekibi de fikri Fischer’a sanki kendi düşüncesiymiş gibi sunarlar. Fischer savunma mekanizmalarını (surları) indirdiği an, fikir (askerler) zihni içeriden fetheder. Oppenheimer, atom bombasını dünyayı paramparça ederken, içindeki etik krizlerle boğuşurken Odyssey de Truva atını icat edip aynı ruh hallerine bürünüyordu.

Örnekleri fütursuzca çoğaltırım: Polyohemus’un perspektif körlüğünü Memento’da görüyorsun mesela. Saplantıyı Prestige’deki Angier’la, çevreyi izleme ve panoptikon alt vurgusunu The Dark Knight’ta Sonar Cihazıyla anlattı.

Odysseus, Polyphemus ona ismini sorduğunda “Benim adım Hiç Kimse” der. Polyphemus kör edildiğinde “Hiç kimse beni öldürüyor!” diye bağırdığı için diğer tepegözler yardıma gelmez.
Nolan kahramanları da genellikle anonimleşerek veya kimliklerini feda ederek kurtulurlar:

Batman’de “Maskenin altındaki kişinin önemi yok.” (İsimsizleşerek bir simgeye dönüşmek).
Cobb: Kendi isminden ve suçlarından arınmak için isimsiz bir yolcu gibi rüyalara sızmaya çalışır.
The Protagonist (Tenet)’te Filmin sonunda karakterin adını bile bilmeyiz; o sadece “Kahraman”dır.

Nolan’ın The Odyssey’inde, muhtemelen Polyphemus’u devasa bir canavar basitliğinde değil, modern bir gözetleme sistemi, kör bir diktatör ya da zihinsel bir hapishane olarak izleyeceğiz.

Özetle Nolan bu filmin farklı versiyonlarını zaten çekti. Uzayda da çekti, Bir adamın tehlikeli zihnine Truva atını sokmak için de çekti, bir anti kahraman ailesinin mirası olan bir şehri kurtarırken de, ruh hastası bir büyücünün hırslı dünyasını anlatırken de, tarihin en büyük toplu eve dönüş hikayesinde de, tarihin bir kerede en çok insan öldüren en büyük hikayesi yazılırken de çekti. Yani Nolan zaten bir mitoloji manyağıydı ve Odyssey’in kapağını en az 100 kere açtı. Düşük bütçeyle Memento’yu çekerken de açtı o kapağı, 250 milyon dolar harcayıp, kendine imax kameralar yaptıracak kadar güçlüyken de çekti. Adamın ilk filminin adı bile Odyssey ruhunu taşıyor: The Following.

Yani The Odyssey, Nolan’ın sinema yapmayı kafaya koyduğu ilk güne dönüşünün hikayesi. Bu onun eve dönüşü. Odyssey, Nolan’ın çekeceği sıradan bir hikayesi değil, Odyssey Nolan’ın ta kendisi. Bu onun tüm kariyeri boyunca farklı kılıklarda anlattığı o “büyük sürgünün” nihai ve en görkemli yüzleşmesi.

0 9