alev-takil-SdcXiPGLai8-unsplash

O kadar retorik bir sözcüksün benim için. Karanfil kokulu bir cadde gibi inanıyorum şimdi sana. Neden karanfil kokan bir caddeye inanır ki insan? Bilmem. Belki mantıcıdan çıktığımızda dil altımıza yapıştırılmıştır o caddenin kokusu. Aslında bir caddenin ne koktuğu da çok önemli değildir. Önemli olan caddede yaşanmışlıklardır elbette. İşte ben hayatımın çokça yarısını bir caddenin içişlerinde yaşadım, kazandım, kilit altına aldım. O caddede var oldum, sevildim, sevdim, aşık oldum. Bu yazdıklarım Beyoğlu’nun benim için gayr-i resmi tarihçesidir.

 

İlk adım attığım zamanları hatırlıyorum. Ben çocukken arabalarla giriliyordu mesela oraya. Büyük bir karmaşa, büyük bir kaos… Ama Taksim Meydanı’nda eskimiş Tommiks’ler satan gazete bayiinden alışveriş yapmalarımı hatırlıyorum sıkça. Sonra Kristal Büfe’den Hamburger yerdik babamla. İlk anılarım bunlar. Çok küçüğüm. Miniciğim hatta. Zaten küçük tefek şehrimden izinle geliyorum babamın yanına okul harici zamanlarımda. Bir karşılaştık, bin aşık olduk Beyoğlu’yla…

 

Sonra ilk tiyatrolarım var elbette benim. En unutulmaz maceradır tiyatrolarım. Akşam olur, hava kararır. Beyoğlu’na o zamanlar takım elbiseyle de çıkılmazdı bakın; öyle bir yalanı görmedim ben. Beyoğlu, çok kitaptı benim için. Çok filmdi. “Tiyatora”ydı. “Seyircili Seyir Defteri”nin bir temsiliydi Ortaoyuncular’da… “Aşkımızın gemisi fındıkkabuğu”ydu. Çocuk aklımla sahnede olan adamın kitapları olduğunu öğrenip, Halep Pasajı’na yakın bir dükkandan hepsini aldırdığımı hatırlıyorum babama…

 

Yıllar aradan geçti. Yılların arasından çokça kitaplar geçti. Amatör bir yazarım ben artık. Çünkü bende öyle bir gençlik ateşi var ki, “ben artık yazarım arkadaş!”. Öyle fütursuz bir inatla daldım Beyoğlu’na. Yaşım çocuk üstü. Yaşım 16. Lise için gelmişim İstanbullarıma… Lisem Koşuyolu’nda… Ben her okulu kırmalarda Beyoğlu’yla buluşurum. Kaçak bir sevgili gibi durur listemin ilk sırasında… Çünkü okumuşum; Beyoğlu’nda o barda otururmuş Cemal Süreya. Onun oturduğu yere çöreklenip adından bir harfi nasıl attığını araştırırım. Turgut Uyarlarımı beklerim bir kafenin orta katında. Bana hiç gelmezler. Gelmeleri için Turgutların uyması lazımdır. Bana uymazlar. Böyle böyle geçer liseler… Amatör dergilere yazarım profesyonel yazarların eşliğinde… Durmadan üç noktalı hikâyeler, şiirler yazarım. Profesyonellerim beğenmez.

 

Yıllar geçmez, zaman geçer sadece. Ben büyürüm. Üniversiteliyimdir işte. İşte o zaman rayihası bulaşır üzerime Hazzapulo Pasajı’ndaki çaycının. Oturur orada yazarım. Bu kez elimde senaryolar. Filmci olacağımdır ben. Olamam. Cürmüm yetmez belki. Belki aklım çok karışıktır. Birkaç kez de lisedeyken, ara sokaklarda birkaç orada tanıştığım arkadaşla gitar çalmışımdır.

Şarkı söylemişimdir. Çok çok bağırmışımdır.

 

Ve şimdi üniversite çocuğunun tüm sevdikleriyle kucaklaşma zamanıdır. Sene 2000’den biraz fazla… Beyoğlu’nda gerçek sanatçılar halen kol gezerken tüm ara caddelerden ben hayran olduğum birine açılan bir tramvaydayımdır. İskender arkadaşım olmuştur mesela… Seyhan abimle Rejans’ta oturmuşumdur memleketliliğimizin hatrına…

 

Sonra mı? Sonrası çok uzun be… Nasıl yazayım? Stüdyolar, şarkılar, şiirler, kitaplar dolusu yazsam hepsini… Hepsi hayatın en güzel yerine beni sürükleyen bir hikâyenin baş taçları… 2 albüm. Sayısız dostlar… Hiç terkedilmeyecek maceralar. Esnaf da oldum; şarkıcı da… Yazar da oldum, arkadaş da… Hain de olmuşumdur dost da… Ve şaşırtarak kendimi reklamcı da olmuşumdur. Tam da mesleğimi bulmuşumdur.  Hayatın tam kendisi gibi bir yerde yaşadım hayatımın 15 yılını ben.

 

Sonra mı? İnatla soruyor musun? Sonra çok aşık oldum… Öyle güzel bir piyano melodisi çalıyordu fonda Jenny Lange’den… Wheels in Motion… O’nu gördüm. O’nu sevdim. Bir el uzattım, bütün ellere uzadı anladıklarım. Küçük bir fidanlıktım, kocaman bir orman oldum.

Ben onunla işte orada tanıştım. Sonra mı? İnatla soruyor musun? Sonrası kocaman bir aşk denizi… Sonrası geçmişimde yaşadığım her şeyi neden yaşadığımı bana anlatan bir hayat eskizi… Öyle bir adeti vardı Beyoğlu’nun… Ne kadar çok sevdiğini, sevdiğine söyleyemezdin sanki. Boktan bir racondu bu. Çünkü önce Beyoğlu’nu severdin. Ona aşık olurdun. Tüm boşluklarını o doldururdu.

 

Ama ben sevdim. Ben söyledim. Başardım. O’nu ne kadar sevdiğimi de yine itiraf ettim bir sokak arasında… Fonda çok çok eski bir Melih Kibar “tıngırtısı”yla…

 

Şimdi sen bana soruyorsun, “neden özlüyorsun?”… Bilmem. Özlemiyorum muhtemelen. Olsa olsa hayatıma bu kadar çok şey katmış bir sokağa saygı duyuyorumdur mesela…

 

Ve bir yerde benim yaşadığım aşkı anlatabileceğim bir yer mutlaka olacak bir zaman sonra… Bu kadar terkedilmiş olmayacak Beyoğlu da…

 

 

0 91