iskender

İSKENDER

 

Çatal metaforlar var ağrıyor diz kapaklarımda.

Kaç yol çizmiş kendine lehimlenmiş baharlar?

Geldik oğlum; oturuyoruz işte karşında yine.

Sen anlat biz dinleyelim. Hatta konuşturma kimseyi.

Bir sen konuş anasını satayım.

Çok severdin ya ahkâm kesmeyi sabah ezanlarına kadar İskender.

Bir sen konuşurdun bir de kimse.

Bir açtın mı demirden çeneni kimseyi konuşturmazdın.

Ah senin o koca çenen!

 

Hatırlıyor musun? Piizlenirdik sabahtan öğlenlere. Gece içmeye başlamazdık. Sabahtan içerdik ki gece olunca unutalım. Ulan 24 – 25 yaşımdayım. Neyi unutacaksam?

Herhalde bütün gün anlattıkların ağır gelirdi.

Sonra Sartre konuşurduk mesela… O ağır gelirdi. Nietzsche konuşurduk. Sonra Lacan konuşurduk hoşuna gitmezdi. İlla ki konuyu hoşuna gidecek birine çekerdin.

İlla bir İskender konuşurduk işte.

 

Birden… “Ulan” dedim kendi kendime. “Kaç yaşındaydım bir İskender tanıdığımda?”

 

Yaşım 17. Şiir yazmalarla sevişmekteyim. Birkaç abime gönderdim yazdıklarımı. Küçüğüm daha. Yazar arkadaşlarımdan çok abilerim var benim. Çağırdılar, gittim. Konuştuk. Dediler; “Oğlum kalemin çok sivri. Çok lekeli. Kimi feyz aldın?”.

“İskender’i.” Dedim. Böyle başladı işte macera.

Dediler; “İskender’e gidelim”…

Çocuk aklım… Nefes nefese çıktım Cihangir’deki merdivenlerden. Kapıyı açtın.

İskender;

Ben o kadar “ben İskender’im” diyen bir kapı açışı görmedim.

Detayını geçtim. Öyle özgür, inatçı, egolu… “Hah” dedim “tamam”. Kapıyı açtın. Yazdıklarımı okudun. Kızdın bana. Beğendin ara sıra. Ben kızdıklarından o kadar tırstım ki beğendiklerini unuttum.

Koşarak kaçtım Cihangir’den. Daha çok çalışıp gerçekten İskender’in her şeyini beğenebileceği şeyler yazmalıydım. Tam bir salaklık! İskender bir şeyin asla hiçbir şeyini beğenmezdi ki! Çok sonra anladım!

Hiç de soramadım; o gün okuduklarından neyi beğendiydin sahi?

 

İki sene geçti aradan. Deli gibi yazıyorum “İskender bir gün beğensin” diye.

Gün günden kalemim oturuyor, belli yazdıklarımdan.

Bir gece…

yok ulan, bize gece, normal insanlara sabah o vakit;

liseden bir arkadaşımla Babazula’ya dadanmışız. Biralar zaten içilmiş; tekilayla zom olmalardayız.

Yanımızda bir kadın, orta yaşlı, bir de İskender. Baktım yüzüne. Tanımadı. Dedim “iyi”. Çok kızmıştı yazdıklarıma. Aradan 15 dakika geçti. Bir laf attın masaya. Ne dedin hatırlamıyorum. Yanımdaki arkadaşımla saçmasapan bir muhabbete giriştiniz. Çok güldük, çok içtik. Çıktık bardan. Hadi eyvallah deyip vedalaşacağız. “Şiirler nasıl gidiyor?” Dedin. Bok gibi kaldım. Tam kekeleyecekken; yanımdaki arkadışımı gösterip “onun o güzel gözlerini, senin şair gömleğini unutmayacağım” dedin. Bir anda ayıldım. Nasıl hatırladın? Hem de o kafayla? Aklım almadı. İskenderlik böyle bir şey işte.

Öğrencilik zamanları. Gece it gibi içince çok giderdik Galatasaray Lisesi’nin karşısında, Babazula Bar’a… Ne zaman gitsem barda otururdu İskender. Ekseriyetle selamlaşırdık. Ben de ona “bak kitabım çıktı lan; ben de şairim” diyeceğim zamanı beklerdim. Dangalaklık o yaşlarda pek etkili oluyor insan vücudunda. Her gece gidiyorum Babazula’ya. İskender yok. Lan kitabım çıktı! Göstericem! Deli oluyorum. Bileniyorum it gibi!

Aradan zaman geçti. 25 olmuşum. Bir gece Tünel’de içiyoruz arkadaşlarla. Arka masamda İskender. Yalnız içiyor. Selamlaştık. Hatırladı. O bok gibi hafızası var ya her şeyi hatırlardı. Gittim yanına. Konuştuk. Ömrümde ilk kez o akşam galiba Edip Cazsever’den Turgut Uyar’a şiir konuştum ben. Senden önce çok şair ahbabım oldu. Hiç böyle dolu dolu konuşmamıştım. Ben şiiri o gece öğrendim.

Aynı gece ektim bizim çocukları. İskender’le Karaköy’e doğru Göğe Bakma Durağı’nı konuştuk. Uzun uzun. Kafa bi’ dünya. Tek kelimesini unuttuysam şerefsizin oğluyum! Kafam bin dünya. Tek kelimesini unutmadım konuştuklarımızın.

“Sen” dedin. “Benim yazdıklarımı neden seviyorsun?”.

Kem küm ettim. “Bağırıyor yazdıkların” dedim. “Beni görün, anlayın” diye yalvarıyor. Ama çok çok az insan anlıyor. Az anlaşıldığını gördükçe daha çok bağırıyorsun dedim.

Duygulandık be İskender. “Ulan” dedin. “anlıyorsun.”

“Hayatımdaki en büyük başarım seni anlamak olabilir” dedim.

Galata Kulesi’nin dibinde iki bira daha içtik. Salına salına taksiye bindirdim seni.

 

Ekseriyetle görüşür olduk. Akşam sohbetleri, rakı masaları… Şair abilerimizle uzun sohbetler.

Bir gün benim çok sevdiğim bir başka şair abimle masadayız yine. Kulağıma eğildi: “Sevdiğin şairle tanışmayacaksın. Hayal kırıklığı yaratır.” Dedi. “Ulan seninle içip sıçıyoruz” dedim. Masadaki balığa bakıp “Ben şair değilim ki, bu toplumun kılçığıyım” dedi İskender.

İt gibi güldük.
Uzun uzun.

Salyalar saçarak.

 

Ne oldu hatırlamıyorum… O çok içmeli sık görüşmelerden uzaklaştık. Sen turneye mi çıktın? Ben mi turneye çıktım… Orası kayıp hafızamda. 1-2 sene görüşmedik.

Sonra o sizin malum konser vardı ya. Rock’n Coke 2008 miydi? Hah. Tam da onun provaları için bizim stüdyoya gelmiştiniz. Rashit, Teoman ve sen. Rashit, Teoman’la çalıyordu. Sen de arada çıkıp şiir okuyacaktın. Stüdyoya geldin. Dut gibi. Gülmeye başladık. “Hassiktir lan” dedin. “Burası senin mi?” Güldük. İçtik. Ahkam kestin be yine! Bıkmadan! “Şimdi” dedin. “Bir şairin aklı, bir seri katilin aklından daha tehlikelidir.”

Tanıdıkça sana göstermekten vazgeçtiğim şiir kitabımı alıp cebine koydun. “Okuyacağım şerefsiz” deyip dut gibi sarhoş çıktın stüdyodan. Okudun mu bilmiyorum? Sanmıyorum da. Sen dayanamazdın. Sen, senden başkasının yazdıklarına dayanamazdın. Yanlış anlama lan beni. Yadırgamıyorum. Perfeksiyonizm öyle bir şeydir. İnsan kendinden başkasına tahammül edemez. Anlıyorum.

Ha bak neyi unuttum! En komik hikâyemizi. Yaşım 19 – 20. Mephisto’ya abonmanım var neredeyse. Her gün bir şiir kitabı alıyorum. Bir gün girdim dükkana. Şiir rafına bir baktım: Küçük İskender – Kahramanlar Ölü Doğar. Hemen aldım. Bir çırpıda okudum. Hatta nefesimi içime atıp bir şiir yazdım. Ben senin ne zaman yeni bir şeyini okusam gaza gelirdim zaten oğlum!

Aradan seneler geçti. Ben çalıyorum. İskender denk geliyor çalmalarıma. Kafalarımız kıyakken diyorum ona; “Sana bir sözüm var. Sen de bana izin vereceksin. Bu kitaptan bir şarkı yapacağım ben!”

 

“Köpeğin olsun” dedin bana her seferinde.

Yaşım 29… Bir akşam İskender’i arıyorum. Telefon numarası kullanılmıyor. Facebook’tan yazıyorum: “İskender… O şarkıyı yaptım. Al. İznin olursa adını yazıyorum.”

Telefonum çaldı. Açtım. İskender. “Oğlum” dedi. “Çok heyecanlandım lan! Çok rock! Gerçekten rock! Kalemine sağlık! Sözler süper… Müzik süper! Hakkım helal olsun!”

O gün var ya İskender; ben benden geçtim. Ben albümün kartonetine “Küçük İskender’e saygılarımla…” yazarken büyük onur duydum… Sen “Kahramanlar Ölü Doğar”ı yazdığın için ben “Ölü doğarmış her kahraman”ı yazabildim.

 

Bu sabah uyandım.

“İskender öldü” dediler. Hiç aklıma sen gelmedin.

Daha küçüktün be oğlum!

Ben, seni tanıdığımda sen, şu anki ben yaşındaydın.

Tanışlığımız bir 19 sene…

Ben hayatımda senin kadar İskender bir İskender tanımadım be oğlum!

 

Neymiş? Yarın öğlen namazını kılıp helvanı kavuracaklarmış…

Güldüm.

Kocaman güldüm.

Dedim İskender’in helvasına sokayım!

Siktir olup gitmişsin hep söylediğin gibi…

 

Şimdi…

Haklısın oğlum!

 

Tiyatrolar hela olacak!

Dünya orospu bohçası.

Bir gün ben de siktir olup yanına geleceğim gündelikçi sabahları gibi.

0 96