sevilla-2

Hiç gitme hayalim olmadı Sevilla’ya… Hatta İspanya haritasını lümbüs kümülüs bir kafayla irdelediğimden Sevilla’nın hemen her nerede olduğunu bile bilmem! İspanya bir çokları gibi benim için de içten içe Real Madrid, kıyıdan kıyıya Barcelona, biraz Tarık Bin Ziyad etkisiyle Endülüs… En fazla Simyacı’yı okuyup Coelho’ya bir rahmet duası almışlığım vardır. Sevilla ne? Sevilla neresi? Hiç bir fikrim yok!

 

Yine fikirsiz bir günüm, yıllar yıllar önce, çok fikirsizliğimle ve Sevilla’nun topçuları henüz bu kadar UEFA kupası falan kazanmamışken, Sevilla’yı Maradona’nın oynadığı ve Türkiye’ye mensubu olarak geldiği takım olarak bilirdim. Galatasaray’la çok lüzumsuz bir hazırlık maçı yapmışlar ve Armando’nun yürüdüğü o maçta 1-1 berabere kalmışlardı. Hiç bir Sevillalı tanımadım ben o güne kadar…

 

O gün, yine başka günlerden hayatıma mütecaviz ve ısrarla benim müzik yapmayı kafama koyduğum Beyoğlu sokaklarında gezdiğim bir gündü. Burada Sayın Dayım’ın hikayesini anlatmalıyım: Sayın Dayım, benim 7. Doğumgünümden 2 gün önce ana yurdu terk edip Amerikalara gitmiş, arada sınırlı sorumlu ziyaretlerimizde kendisine aile kavramını şavulladığımız, 15 yıllık maceranın ardından ruhani yaralarıyla ailesine dönen, içte Türk, akılda pragmatist bir adam olarak 2003 yılında hayatımıza yeniden dahil oldu. O dünlerde en yakın arkadaştık birbirimize… Yaşlarımız yakındı, onun New York güncesinde benim de yerim olmuştu. Jenerasyon olarak benzerdik ve fikren belki de yalnızca benimle buluşabiliyordu.

 

İstiklal Caddesi’nin aylak noktalarında gezinirken, nuhneviden kalma ve benim bir statü belirtisi olduğunu düşünmediğim telefonum hunharca çaldı. Bu hunharlıktan olacak ki ben de açmış bulundum, bu hunhar açışıma dayanamayan Sayın Dayım, “gel lan buraya” buyurmuş bulundu. Ne yapayım? Yanına gitmiş bulundum. Tünel’de, şu an Cafe Pi gibi bir şey olan yerin karşısındaki salaş barda oturuyordu dayım. Kendince bunalım takılmalarda… Yanına kıvrıldım. Bir çok biralar içmişti, yeni biralara altlık arıyordu sohbet için, yazıldım.

  • Hocam dedi, benim bir yat hayalim vardı… Biliyorsun. Alıp onu İspanya’ya mı gitsek?
  • Hocam dedim… Hocam derdik o dünlerde… Adriyatik yakınlarında Pandispanya oluruz.

Pand’ın ne demek olduğunu hiç sorgulamadık. Uzun uzun konuşulan ama susarken de anlaşabildiğimiz günlerdi o dünler. Çok fazla kelime söylemeden de samimiyetin ne olduğunu çok iyi biliyorduk. Can / Kan geyikleri yapmaya gerek yoktu, ne olduğunu biliyorduk. Bir süre İspanya’dan konuştuk. Franco’dan… Franco’nun nasıl Camp Nou’ya girdiğini bir Simon Kuper hikayesinden fırlamış olarak anlattım ona. O bana, Mithatpaşa Stadı’nı anlattı. Üzerine Madison Square Garden’ı anlattı. O 2-1 öne geçti… Ali Sami Yen, zaten yıkılmak üzereydi. Anlattıklarımın önemi kalmadı.

 

Tam çok yüzeysel futbol şakalarıyla yeni bir şarap söylemişken kendimize yan masadaki sandalyesini yere sürtmek eylemiyle öpüştürerek yanımıza koyuldu yan masadaki üstü geniş, boysuz miço kardeş:

 

  • Merhaba dedi. Ben İsmail.
  • Varsayalım, dedim?
  • Neyi varsayalım dedi… Bir bok anlamadı.
  • Olsun dedim, varsaymadık. Hayırdır?
  • Ben dedi konuştuklarınıza tecavüz ettim kulak olarak. Siz şimdi İspanya’dan konuştunuz değil mi?

 

Sayın Dayım’ın topa giresi ama kırkbin promil alkolü vardı. Konuya bodoslama daldım:

  • Evet kardeşim, İspanya’dan, hatta Pandispanya’dan konuştuk. Çok çok gidilmiş yollarımız yok o yarımsı adaya… Tek komşumuz Rui Costa da değil. Ama çok gereksizce ve müsaadenizle İspanya’dan söz ettik.

 

Hayatımda kurduğum en yanlış uzun cümleler topluluğunun bu olduğunu bilmeden epik bir hatayla kurmuştum bu cümleleri. Meğerse arkadaş, çeşitli ve milyonlarca gemilerde miçoluk yapmış ve adı her daim kaptandan çok bilinen Sevillalı İsmail’miş… İspanya – Türkiye seferlerinde 15 yılını geçirmiş; kendisine ayar veren kaptanları okyanusta köpekbalıklarının yanına yollamış. Denizciler arasında “İsmail” dendiği zaman olay tamammış zaten, İsmail’in geldiği bir sefere acemi yollayamazlarmış çünkü İsmail zaten İspanya’da ve özellikle Sevilla’da tanınırmış. Çok hoşuma gitti bu çok çizgiroman adam; gereksizce deşmeye başladım yalanlarını:

  • İsmail, sen şimdi okyanuslarda çok tanındığını söylüyorsun ya; İspanya – Türkiye arası bir okyanus yok.
  • Coğrafyan kaç senin yeğenim dedi bana. İspanya – Türkiye arası her yer okyanus.

 

Buradan anladım; İsmail her açık denize okyanus diyordu. Olsundu. Bu o kadar da beklediğim bir aydınlık değildi. Nasıl olsa ülkenin bilmemkaçta biri kimlere oy veriyordu canım. İsmail’in gemiden köpekbalıklarına anlattığı kaptanları dinlerken Sayın Dayım, palavranın boyutundan zevk alarak kahkahalar atıyordu. İsmail yıllardır bu bara geliyor. Denizaşırı muhabbetlerinin tamamını bu barda yapıyordu. Garson çocuklara sürekli isimleriyle hitap edip buranın yerlisi olduğunu bize vurguluyordu. Yerlisiydi buraların ama palavra potansiyeli beni germişti. Bana kalsa adama atar gider yapacağım, dayım lüzumsuzca eğleniyor, sesimi çıkartmıyorum.

 

Bir ara telefonum çaldı, babam arıyor:

  • Oğlum dedi, sen o bokları bilirsin. Real Betis’in başkanı kim?

 

Bu soruya ulvi yanıt için İsmail’e döndüm:

  • Abi, sen İspanya’yı biliyorsun. Kim Real Betis başkanı?
  • Juan Gonzales dedi. Babama cevabı yapıştırdım.
  • Juan Gonzales.

 

Bu arada dedi İsmail abim, bu telefonları falan ortada bırakmayın, ortalıkta bir sürü ipne geziyor, çalarlar malarlar… Cüzdanlara da mukayyet olun, çok leşim var, beni günaha sokmayın.

 

Bunu ilk kez söylüyor değil, ikinci değil, üçüncü değil. Sayın Dayım, çıkartıp telefon ve cüzdanını İsmail’e emanet etti ve “ al sende kalsın da kimsenin canı yanmasın “ hümanistliğinde bulundu.

 

Bir kızla tanışırsın farz-ı mishal. Kız gevezeliğin dibinde değilse muhabbet artık bir yerde sıkışır. Öyle de oldu. Tam o anda İsmail’in aklına Sevilla geldi:

  • Abi sen Sevilla başkanı’nı kime söyledin
  • Abi biz Sevilla başkanıyla çok acayip günler geçirdik.
  • Nerede İsmail?
  • Sevilla’da.
  • Sevilla bir şehir mi?
  • Zaten orada iki takım var: Biri Real Betis, öbürü Sevilla.
  • Sen Sevilla Başkanı’yla nerede tanıştın?
  • Barda kız kaldırdık beraber.
  • Sevilla başkanı barda kız mı kaldırıyordu İsmail?
  • Hayır bar onundu.
  • Başka sorum yok İsmail.

 

Büyük yalanlar atan bir OldSchool denizci bu. Bir statü algoritması değildir sanırım ama palavracı bir miço. Muhtemelen aylar, yıllar boyu açık maviliği görmekten ev kadınsızlıktan kendini önemli sanmaya çalışan ve inadına bir şeyleri başarmış olarak göstermek azmindeki salak bir kaptan yamağı… Fazlası var, eksiği yok.

Biralar şarapları kovalıyor. Biz şarap söyleyecel oluyoruz, İsmail müdahale edip mahzenden İspanyol şarabı istiyor. Beraber tadıyoruz. Geri gönderiyor. Boktan rock barda olmayacak her şey oluyor. Sanki bir anda kafalar lümbüs kümülüs bir şekilde acayip bir buluta dönüyor. Şarabın boktan, hızlı kafa yapan etkisi ortaya çıkıyor ve sanırım zaten sabahtan beri içen sayın denizciye olan olmuş. Artık bir bok olmuyor.

  • Yalnız dedi, çok kırgınım.
  • Kime dedim?
  • Juan Gonzales’e.
  • O Kimdi abi.
  • Dedim ya, Sevilla başkanı.
  • ..
  • Hoppalası yok. Bak, omzumdaki rozete.

Baktım, inceledim. Bir Sevilla Rozeti. Promilim çok yüksek. Acaba adam doğru mu söylüyordu başından beri? Şoklardayım. Sevilla’nın başkanını tanıyabilir insan. Kulüp başkanlarının ulaşılmaz olması bir bizde var bir de Abramovic’te…

 

  • Juan Gonzales, bir gün İstanbul’a geldi, aradı beni.
  • Ciddi misin abi? Ne dedi?
  • İsmail dedi, sen bana buraları anlattın. Alacağın olsun, gezdirmedin.
  • Eee abi?
  • Hemen aldım onu. Galata’da rakıya götürdüm. Normalde çakarlar hesaptan; beni gören çocuklar “ İsmail Abi’min misafiri “ diye güzel hesap yaptılar. Pek memnun kaldı.
  • Sonra dedim?
  • Sonra Perşembe Pazarı’na gittik. Bahçe makası alacakmış. Bana da al bir tane dedim.
  • Senin bahçeli evin mi var İsmail abi?
  • Yok da bir gün olur diye düşündüm.
  • Aldı mı?
  • Almadı avradını s.ktiğim!

 

Kafalar iyice olduktan sonra İsmail, “Bana zaten Sevillalı İsmail derler” tiradına elbette ki girdi ki benim ona tahammül edecek taakatim kalmamıştı. Sayın dayım da bir tuvalet molasını benimle verdi. Tuvalette Sevillalı İsmail’in ne kadar yalancı ve salak olduğundan konuştuk; masaya döndük.

 

İsmail yok. Dayımın telefonu ve cüzdanı yok. Cebimde para yok. İsmail yok yine. Garson’u çağırıyoruz.

  • Suat, İsmail nerede?
  • İsmail kim?
  • Ya seni çağırıp, en güzel İspanyol şarabını istedi. Buranın müdavimi?
  • Abi kim buranın müdavimi?
  • Oğlum Sevillalı İsmail?
  • Nereli?
  • Sevillalı?
  • Abi ne dediğin şehri bilirim ne İsmail diye birini. Beni zorlama istersen. Hesabı mı ödemek istemiyorsun sen?

 

Hesabı istedik. Evlat acısı. İsmail kendi hesabını da bize kilitlemiş. Masadan kalkamıyoruz. Sevilla neresi bilmeden bir Sevillalı İsmail tarafından dolandırıldık. Çare yok. Babamı aradık. Babam geldi, hesabı ödedi, paparayı kaydı. Taksiye binip eve gidiyoruz. Herkes sus pus. Sessizliği babam bozdu:

 

  • Ulan herşeyi anladım da Sevilla Başkanı Juan Gonzales değilmiş. Onu anlayamadım!

 

 

 

 

0 191